Beşpeşe

Temmuz 8, 2008

Beşpeşe

Beşpeşe

Beşpeşe

Künye:

Metis Yayıncılık
Murathan Mungan, Elif Şafak, Pınar Kür,

Faruk Ulay, Celil Oker

Konsept ve Tasarım: Bülent Erkmen

İlk Basım Haziran 2004

Öykünün yazarları sırasıyla Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür

Öyküyü kurgulayan, Zehra‘yı ve ilişkiler ağını yaratan Murathan Mungan… Her zamanki duru ve sahici uslubuyla hem öyküye hayat vermiş, hem de kendinden sonrakine leziz bir zemin hazırlamış -ki sanırım Bülent Erkmen amcanın da Murathan Mungan ve Pınar Kür gibi iki ismi başa ve sona yerleştirmesinin bir numaralı sebebi bu.

Sonra sahneye Faruk Ulay çıkıyor. Öyle komik bir amca ki bu Ulay, artık ilginç olmak için mi, yoksa o mutheşem gustosunu dil bilgisi alanında da kanıtlamak için mi bilmem, işaret parmağı demek yerine imgeleme parmağı diyen bir amca. Ayrıca o sonsuz egzantrik yemek ve içki bilgisi birikimini adete bir Tuğrul Şavkay edası ile okuyucunun gözüne gözüne sokuyor. Eminim bundan sonraki hayatında memleketimizin ve dahi mübarek gezegenimizin güzide gurme ve “life style” dergilerinde muzaffer bir yer edinir. Ama mümkünse, öyküye bulaşmasın diye dualar etmekten de geri duramıyorum.

Ve da da dammm. O ağlak, vıcık vıcık ve ne dediği anlaşılmayan, Sylvia Plath ablamızın yandan yemiş üslubuyla Elif Şafak hanımefendide sıra. Yahu, insan okur hatrına, hadi o da olmadı bari allah rızası için önüne gelen metinleri bir okur önce. Ama hayır ablamız o muhteşem marjinal ve ne dediği belli olmayan uzunnn, ağdalı cümlelerini kurmaktan geri durmuyor. Üstelik o derece serdengeçti ki, kendisinden önce yazanların neyi / nasıl yaptığına dahi bakmadan ve hikayenin bütünlüğünün bozulup bozulmamasını umursamadan, öyküye o meşhur “bunalımlı-aydın-kadın-yazar” üslubu olan ikinci tekille başlayıp, pervasızca üçüncü tekile geçerek okura vurgun yedirmekte sakınca görmüyor. Tabi bu arada öyküyü öyle yalın bırakmak olur mu canım hiç! Hemen Zehra’ya bir eşcinsel ve depresif havası veriyor ablamız ki arada insan “acaba Murathan Mungan abisine çaktırmadan bir kıyak mı geçiyor?” diye düşünmekten kendini

alamıyor.

Yeri gelmişken Elif Şafak da tıpkı Faruk Ulay gibi kendi hikayesine baştan başlamakta sakınca görmüyor.

Sıra polisiye romanlarıyla bildiğimiz Celal Oker‘de. Efendim, kendisinin chapter‘ına başlamak okur için adete bir rahat soluk almak gibi. Zira onca David Lynch vari kaotik cümleden sonra sayfalar aydınlanıyor resmen. Gerçi okur arada Sharlock Holmes‘tan, Doyle‘un tasvirlerinden ve Agatha Christie romanlarındaki “katil herkes olabilir” savından nasibini de alıyor ama, o kadar da olsun artık.

Neticede tartışmasız bir isim alıyor eline sazı, Pınar Kür. Ve milletin hallaç pamuğuna çevirdiği, saçmalayıp dağıttığı öyküyü, biraz da ders verir bir eda ile hakkınca toparlayıp, paketleyip, “çocukların kusuruna bakmayın işte, toyluk” dercesine okurun önüne koyarak rahatlatıyor.

Gelelim Bülent Erkmen‘in kitap ve kapak tasarımına. Kabul etmek gerekir ki, son derece başka ve oldukça ilgi çekici, hatta güzel bir tasarım. Lakin o ince sayfalar ve naylon kapak (kısaca ucuz maliyet) için, etikete koyulan meblağ oldukça fahiş.

Neticede; ne olursa olsun, birbirinden bunca farklı 5 ayrı yazarın birbirlerinin metinlerine müdahale etmeden, bir öyküyü kotarmaları oldukça zor bir iş olsa gerek. Öyle ya da böyle, kitap fahiş etiketine rağmen Türk edebiyatının ilkleri arasında başarılı bir çalışma ve her okurun kişisel kütüphanesinde muzaffer bir yer hakediyor.

Bir oyunda yandım ben

Temmuz 8, 2008

Evet, bir tiyatro oyunu etimi yaktı benim, dumandan zehirlendim, utançtan yerin dibine geçtim, korkudan titredim ve üzüntüden onca milletle birlikte belki de ilk defa bir tiyatro oyununda ağladım.

Sivas’93 idi oyunun adı. Aslında tam olarak bir tiyatro oyunu değil, oyun belgeseldi daha çok. Genco Erkal ve Dostlar Tiyartrosu da öyle adlandırmıştı eseri zaten.

Oyun belgesel, sizi o malum zamana, 2 Temmuz 1993’e götürüyor. Orada olanların ağzından, belgeleriyle, canlı tanık ve görüntüleriyle Sivas Katliamı’nı anlatıyor. Üstelik Genco Erkal’ın o bildik, ajitatif oyunculuğundan da hiç eser yok.

Genco Erkal’ı bir tiyatrocu olarak çok takdir etmeme rağmen, oyunculuğunu genellikle çok abartılı ve ajitatif bulurum. Üstelik yaşlandıkça da bu durumun dozunu arttırdığını düşünürüm. Yani düşünürdüm. Taa ki, Sivas’93’ü görene kadar. Biz seyretmeye dayanamazken, onun ve diğer tüm oyuncuların her oyunda tüm o yaşananları bu kadar metanetle, tekrar tekrar yaşamalarına rağmen nasıl da dayandıklarını düşündüm oyun boyunca ve takdir ettim.

O akşam sahnede gördüğüm oyun belgesel gerçekten etimi, canımı çok yaktı. Öyle tuhaftı ki, seyrederken gözlerim bir yandan yanarken, bir yandan ağlamak istemedim. Etrafımda katıla katıla ağlayan, benim gibi izleyicilere bariz bir öfke duydum ansızın. Belki de ilk defa bu kadar beğendiğim bir oyunu hiç alkışlamak istemedim. Sanki alkışlamak, bir şeylere ihanet etmek gibi geldi bana. Sanki ağlarsam, katledilen onlarca insana saygısızlık edecekmişim gibi hissettim. Dengemi öylesine kaybettim yani.

Oyun bittip de dışarı çıktığımızda kendimi en yakın kaldırıma atıp, içimde birikmeye başladığını hissettim o tuhaf hissi, o sakıncalı kini kaldırım taşlarının altına gömmek istedim… Hiçbirini yapamadım. Hem ağladım, hem ayakta alkışladım, hem de İstiklal Caddesi’nin bir ucundan diğerine içimde dalga dalga biriken bir tuhaf kin ve öfkeyle yürüdüm durdum. Sanırım soğuk bile yüzümdeki kızarıklığı dindiremedi.

Oyun bittikten nice sonra eşimle hiç konuşmadığımızı, birbirimizi kavrayan ellerimizin delicesine terlediğini ve soğukta dumanlar çıkardığını görüp, susmaya devam ettik.

Evet, o akşam bir oyunda resmen yandım ben!

***

İşte Genco Erkan’ın kaleminden oyunun kitapçığında yer alan

Oyunun Öyküsü:

Temmuz başında yüreğime bir ateş düştü. Üç dört günlük kısa bir tatildeydim. O uğursuz günün on dördüncü yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesinde Dikmen Gürün Uçarer’in bir yazısını okuyordum. Yakın tarihimizde ne kadar önemli olaylar var, neden yazarlarımız bu gibi konularla ilgili belgesel oyunlar yazmaz acaba diye soran bir yazıydı. Örnek olarak da Madımak Oteli’ndeki yangından söz ediyordu.

Birden anımsadım, aynı yazar bir önceki yıl da benzeri bir yazı yazmıştı, ben de bu düşünceye yürekten katılmıştım. Bu sefer gene katılmanın yanı sıra başka bir düşünce kıpırdanmaya başladı beynimde. Arkadaşlara bir şey söylemedim ama baktım içimde bir şeyler büyüyüp dal budak sarıyor… Bu oyunu ben yazamaz mıyım acaba. Hadi canım sende diyor bir yanım. Hiç olmazsa bir denesem. Akşam olunca artık dayanamadım, arkadaşlara böyle bir oyun olsa da oynasak, nasıl olur deyince, hepsi birden, tam zamanıdır, çok doğru bir iş yapmış olursun dediler. Gene de oyunu yazmaya soyunacağımı kimseye söyleyemiyorum. Önce kendimi bir tartmam gerek. Gerçekten bu işi kıvırabilir miyim?

Ardından zorlu bir süreç başlıyor. Önce doğru dürüst bir araştırmak gerekiyor. Eldeki malzeme nedir? Belgesel bir oyun olacaksa, şu belgeleri bulup önümüze bir koyalım bakalım. İlk aklıma gelen Dostlar Tiyatrosu’nun oyunculuk kurslarından öğrencim Şenal Sarıhan oluyor. O dönemde Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ve Sivas davasında mağdur ailelerini savunan avukat grubunun en etkin üyelerinden biri. Niyetimden söz edince, aman diyor, çok isabetli bir düşünce, elimden ne geliyorsa yaparım. İki gün içinde bana kendi yazdığı iki ciltlik Sivas Davası adlı kitabı, Barolar Birliği yayınlarından Sivas Davası’nın tüm tutanaklarını içeren bin küsur sayfalık kitabı, fotoğraflar, dergiler içeren koca bir koli yolluyor. Arada ben de sahafları dolaşarak konuyla ilgili kitaplar, ve bir Sivas şiirleri seçkisi buluyorum. İkinci başvuracağım kişi Zeynep Altıok projeyi duyunca müthiş heyecanlanıyor. Elinde ne varsa, babası için hazırladığı kitabı, klasörler dolusu gazete, dergi kesikleri, kitaplar, olayın görüntülerini içeren video kayıtları, hepsini alıp geliyor. Diyorum ki, tamam, böyle bir niyetim var, ama kesin kararı vermeden önce malzemeyi bir tanıyıp, şöyle bir beş on sayfa yazmayı denemeliyim. Gözüm keserse ne iyi, daha söz vermiyorum.

Serdar Doğan’la tanışıyoruz o ara. Madımak cehenneminde öldü sanılarak morga bırakılmış. Ertesi gün tesadüfen, yaşadığı anlaşılmış, 16 gün komada kalmış. Bugün hayatta olması gerçek bir mucize. Üstelik oyun yazarı. Bizden biri. O da büyük bir coşkuyla katılıyor çalışmaya. Yazdığı kitabı, elindeki belgeleri, filmleri yolluyor. Oyunun hazırlık süresince içten desteğiyle güç veriyor. Gerçek bir dost. Dilerim bir gün onun Sivas’la ilgili o güzelim Simurg adlı oyununu da izleyebilirsiniz.

Kapanıyorum eve, dalıyorum belgelerin içine. Uykularım kaçıyor tabii. Olayı yaşayanların tanıklıkları, otelin içinde, morgda, cenaze töreninde çekilen resimler, video kayıtları insanın kimyasını altüst edecek cinsten. İnsanlar bunları mutlaka görmeli, diyorum. Böyle bir olayın bir daha yaşanmaması için Sivas’la mutlaka hesaplaşılmalı. Derinlere indikçe değişik boyutlar çıkıyor ortaya. Tam olarak çözülmemiş bir bilmece. Sonuna kadar gidilmemiş. Bizde her zaman olduğu gibi gerçek nedenler, gerçek suçlular ortada yok. Karartılmış, saklanmış, çarpıtılmış. Buna benzer ne çok olay var, yakından bildiğimiz. Aynı oyun hep oynanıyor da biz bir türlü çözemiyoruz, uyanamıyoruz. Mekanizmanın işleyişini oyunda, bilebildiğimiz kadarıyla, bütün boyutlarıyla sergileyebilirsek, izleyiciyi düşünmeye, tartışmaya yöneltebilirsek yararlı olabiliriz belki.

Eldeki malzeme oyunun biçimini de yavaş yavaş belirlemeye başlıyor. Aslında ne görkemli bir film çıkabilirdi bu malzemeden. Daha çok sinema kokusu duyuluyor. Eldeki görüntüler müthiş zengin, görüntü yanı ağır basan bir belgesel oyun biçimi görünüyor ufukta. Kişiler yok bu oyunda. Daha çok anlatıcı oyuncular. Antik tragedyalardaki koro gibi. Mekanımız bir tiyatro sahnesi. Sivas’taki yangından kurtulmuş kişiler mi bu oyucular, o günü anmaya mı gelmişler buraya, yitirdikleri kardeşlerini, arkadaşlarını mı anmaya gelmişler, ellerinde karanfiller? İçlerindeki Sivas acısını sağaltmak için mi sürekli oynuyorlar bu oyunu? Her gün yeni baştan aynı olayı karşılaştıkları herkese anlatıyorlar, oynuyorlar, o kahredici görüntüler eşliğinde?

Klasik bir oyun kurgusu değil burada söz konusu olan. Hatta belki alışılmış anlamda oyun bile değil bu. Belgesel bir anlatı, bir gösteri mi demeli? İlk on sayfayı yazdım. Kafamda bir şeyleri çözdüm gibi. Oyunun yapısı, kokusu, rengi belirleniyor ana hatlarıyla. Hesabını verebilirim. Çalışmanın sonunu görebiliyorum. Yöntemi buldum gibi. Kurgusu netleşti. Öyleyse devam.

Bir yandan araştırmayı sürdürüyorum, bir yandan sancılı bir yazı sürecini yaşıyorum. Başvurduğum herkesin yakın ilgisi beni yüreklendiriyor. Herkes sanki böyle bir oyunu bekliyormuş gibi elinden gelen desteği veriyor. Türkiye Barolar Birliği mahkemelerde kanıt olarak kullanılan görüntüleri yolluyor. TGRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Soysal İhlas Haber Ajansı’nın çektiği görüntüleri iletiyor, Can Dündar’dan belgeseline kaynaklık eden görsel malzeme geliyor. Sedat Ergin Milliyet, Edibe Buğra Cumhuriyet, Aslı Öymen CNN arşivleriyle destekliyorlar. Soner Yalçın Oradaydım dizisinin Sivas konulu bölümünü, Enver Aysever Aykırı Sorular programının ilgili bölümünü, Soner Doğan Sivas adlı kitabında yer alan fotoğrafları yolluyor. Ataol Behramoğlu oyuna Bu Yangın Yerinde adlı şiiriyle katılıyor.

Fazıl Say, yüce gönüllü arkadaşım, oyun için yeni bir beste yapacak vaktim yok, ama bütün yapıtlarımı istediğin gibi kullanabilirsin diyerek, hiçbir maddi karşılık beklemeden oyuna imzasını atıyor. Gerçek dost Nurdan Arca, Ajans 21’in montaj stüdyosunu evimiz gibi kullanıma açıyor. Günlerce, gecelerce, oyuna eşlik edecek filmin kurgusunda çalışıyor. Alev Akan koreografi çalışmalarını yönlendiriyor.

Miyase İlknur oyuna maddi manevi destek bulmak için yoğun emek harcıyor. Oyunun provaları için Pangaltı Lisesinden Yetişenler Derneği Dostlar Tiyatrosu’na salonunu açıyor.

Hepsine ayrı ayrı sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum burada. Onların desteği olmasaydı, az sonra izleyeceğiniz oyun eksik kalırdı.

Benim uydurduğum hiçbir şey yok bu metinde. Hepsi belgelere dayanıyor. Her satırın kaynağını gösterebilirim. Ya mahkeme tutanaklarındadır ya da olayı yaşayanların tanıklıklarında, yazdıkları kitaplarda, basında çıkan söyleşilerde. Üzülerek söylüyorum. İzleyeceklerinizin hepsi gerçek.

ŞAHKULU SULTAN VAKFI ‘NA
HUBYAR VAKFI ‘NA
KARACAAHMET SULTAN DERNEĞİ ‘NE
ŞİŞLİ BELEDİYESİ ‘NE
KEYVENİ YEMEK ‘E
CUMHURİYET GAZETESİNE

04.02.2008 14:53:44

PKK, Irak, PJAK, İran dörtgeni

Temmuz 8, 2008

PJAK, İngilizce ismiyle “Party for a free life in Kürdistan”, bir çok otoriteye göre PKK’nın İran’da kurduğu ve İran’ın ABD ile olan genel sorunları nedeniyle ABD tarafından desteklendiği iddia edilen örgüt. İşin garip yanı, bu isim ile kamuoyunun tanışması oldukça yeni. İran’ın hali hazırdaki “Halkın Mücahitleri” örgütü ile sorunları bilinirdi ancak ne zaman ki nükleer santral çalışmaları su üzerine çıktı, İran askerlerinin Kuzey Irak’a yaptığı sınır ötesi operasyonları gazetelerde yer almaya başladı.

Ancak, ülkemiz okuyucusu bu tür haberlere çok fazla ilgi göstermedi nedense. İsmi cismi pek duyulmamış bu örgüt hakkında da farklı teoriler mevcut. Kimi kaynaklar doğrudan PKK tarafından kurulduğunu söylerken, kimi kaynaklar ise 90’lı yılların sonlarında öğrenci hareketi olarak başladığını yazıyor. Bu hareketin 1999 yılı ile birlikte silahlandığı ve İran’daki mollaların iktidarına karşı ayaklanarak Kandil Dağı’na çıktığı biliniyor. Bir süre sessizliğini koruyan ve ufak tefek sınır eylemleri yapan bu örgüt, son yıllarda İran’da çok kanlı eylemler yaptı. (Örneğin; 3 Nisan 2006’da İran’da 24 kişinin katledildiği eylem dünya kamuoyunda oldukça büyük yankı uyandırmıştı.)

Bu örgütün ideolojik olarak PKK terör örgütü ile benzer yanları var. Sözde her ikisinin de uzun vadedeki hedefi aynı. PJAK, İran’da kurulu olduğu için “liberal demokratik” bir çizgisi olduğunu iddia ediyor.

Ancak nasıl oluyor da bu “liberal örgüt”, Kuzey Irak’ın özellikle ikinci Irak savaşı sonrasında karmaşıklaşan ortamında keskinleşiyor ve daha çok can almaya başlıyor? Bu kadar palazlanacak maddi, stratejik ve lojistik desteği nereden buluyor?

Ve ikinci soru; Türkiye’de PKK olayları bu kadar alevlendirmişken, PJAK ne yapacak; İran bu durum karşısında nasıl bir tavır alacak?

PJAK ve PKK’ya destek verdiği iddia edilen ABD’nin ise ne yapacağı kafaları karıştıran başka önemli bir soru. Zira Ortadoğu’nun bu çok bilinmezli denklemlerinde Türkiye ile ortak operasyon yapmaktan bahseden bir ABD ne kadar inandırıcı olacak?

* Resimler The New York Times‘ın 23 Ekim tarihli makalesinden alınmıştır.

Öte yandan yukarıda gördüğünüz resimlerin alındığı makalenin, tam da terörünün ülkemizde en çok can yaktığı ve Kuzey Irak’a sınır ötesi bir operasyonun çok ciddi olarak gündemde olduğu bir dönemde PJAK ve dolaylı yoldan PKK’ya sempati ile yaklaşan bir bakış açısı ile yayınlanması hayli ilginç.

Bilindiği gibi The New York Times, Amerika’nın en prestijli yayın organlarından biri, tam da bu dönemde PJAK’ı anlatan, örgütün yapılanması ve yaşayışını sempati ile ele alan yazılar, videolar ve fotoğraflar yayınlaması, bir bakıma ABD devletinin yalanlamalarının aksine PJAK’ı gerçekten desteklediği ve bu desteği Amerikan kamuoyunda meşrulaştırmaya çalışması olarak algılanabilir mi?

The New York Times’da yayınlanan makalenin tamamı, video ve fotoğrafları görmek için lütfen tıklayınız…

24.10.2007 10:46:48

Çok acayip bir şey şu sanat!

Temmuz 8, 2008

Efendim sanatçı deyince gözünüzün önüne nasıl bir figür gelir? Biraz marjinal, duruşu, üstü başı, yaşayışı farklı bir kimse değil mi? Çok haklısınız birazdan okuyacağınız satırlar bu “sanatçı” denen kimsenin kafanızdaki tanımına yeni bir boyut katabilir.

Amerikan’nın büyük alışveriş merkezlerinden birinde 8 tane sanatçı gizli gizli tam 4 yıl yaşamış! Üstelik öyle böyle değil, adamlar kendilerine içerisinde koca bir yatak, 4 sandalyesi ile bir yemek masası, çift kişilik koltuğu sephası falanı filanıyla bildiğiniz bir apartman dairesi yapmışlar resmen! Tek sorunları su ve tuvaletmiş yani. Onu da alışveriş merkezinin tuvaletini kullanarak halletmişler. Yani hem defi hacetlerini halletmişler hem de tuvaletlerdeki musluk sulularını damacanalara doldurmak suretiyle su olayını da çözmüşler.


Neticede tabi bu sanatçı takımının ele başısı ressam Michael Townsend, bir gün alışveriş merkezinin güvenlik görevlilerine yakalanıvermiş. Ama entel adamlar tabi, savunma hemen hazır!

Townsend demiş ki: “Biz bu enstalatif çalışma ve performansla aslında Amerikan tüketim kültürünü protesto ettik. Sosyal bir görgüsüzlüğe dikkat çekmek istedik. Bunu yaratan tüketim ve reklam kültürüdür!”

Nasıl ama? Şahsen “artist” amcanın alnından öpmek istedim bu açıklamasını okuyunca. Sanatçı olmak böyle bir şey işte bazen, nasıl olsa “modern sanat” diye, kimsenin tanımlamayı beceremediği bir şey var camiada. Neresinden tutturabilirsen tuttur anasını satayım. Townsend amca da ekürileriyel onu yapmış işte yahu, ne var bunda?

Ama tabi alışveriş merkezinin sahipleri köpürmüşler, bu adamların yakalanışının “sanat için” şeklinde lanse edilmesine. Alışveriş merkezinin sözcüsü biraz daha ileri gidip “Tecavüze uğramış gibi hissediyoruz kendimizi. Sizin evinize ya da arabanıza birileri girip, orada yatsa kalksa siz kendinizi nasıl hissedersiniz?” diye veryansın etmiş.

Ee şimdi adam da haklı ama bu da sanat yahu! İnsan ne düşüneceğini bilemiyor gerçekten. Alışveriş merkezleri sanat için mi yoksa sanat alışveriş merkezlerinin içinde mi?

05.10.2007 12:01:42

Yeni moda “Dijital Yağma”

Temmuz 8, 2008

Son günlerde memleketen sınırlarında bir dijital yağma var ki sormayın. İlk önce Vatan Bilgisayar 25. yıl nedeniyle tüm mağazalarında ve tüm ürünlerinde bir günlük büyük bir indirim yaptı. Kapısında kuyruklar, izdihamlar, saatlerce bekleşmeler falan derken bir sürü insanın eli böğründe kaldı ama Vatan Bilgisayar sadece bir günlük % 25 indirimle 25 yıldır yapamadığı ciroyu yaptı.

Ardından Alamancıların elektronik devi Media Markt, İstanbul’a açacağı ilk dükkanının açılış gününe özel yapacağı yarı yarıya indirim için tüm gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar verdi. Ve açlış günü geldi çattı! Bütün televizyonların ana haber bültenlerinde gördük durumun vehametini. Biribirini ezenler mi dersiniz, geceden kuyruğa girip ertesi gece sahura kadar kapıda bekleşenler mi istersiniz, yoksa üzerlerine biber gazı sıkılan, köpek salınan yurdumun digital yağmacı vatandaş manzaraları mı? Netice de bir tuhaf “Arjantin yağma” görüntüsü vardı dün gece ekranlarda. (Buyurun bakalım, bu da “Arjantin Modeli” olsun hadi.)

Tabi bir günde kazanılan para kamu oyuna henüz açıklanmış değil ama şirketin yöneticilerinin patlattığı şampanyalar ve millet biribirini ezerken yukarıdan sırıtarak çektikleri fotoğraflar belli ediyor ki hasılat hayli iyi.

Hal böyle olunca; En son Media Markt ve Vatan Bilgisayar’ın iştah kabartan cirosunu duyan Teknosa’da yüzde 20 indirim yapacağını açıklamış. Gayet normal öyle komşuda pişecek de mahalleli kendi kendine mi yutkunacak yani? Elbette olmaz. Bu arada işin asıl enteresan tarafı, bu büyük teknoloji şirketleri tarafından yapılan Avrupai pazarlamacılığa(!), memleketimin insanın gayet “Türkani” bir şekilde saldırıyor oluşu. Hani para yoktu? Hani kredi kartları iflağımızı kurutmuştu? Adamlar bedava mı dağıtıyorlar yahu? Bu ne cengaverliktir. Bir de en yakın haber spikerinin mikrofonuna beyanat veriyor. “İki gündür bekliyorum, dayak yedim, köpek ısırdı, üzerime biber gazı sıktılar ama teşhire koydukları plazmayı söktüm aldım yerinden, mutluyum. Tüm çektiğim eziyete deydi!”

Vah benim gariban insanıma vah… Bu kadar mı açız yahu biz bu Dijital hayata?

26.09.2007 12:05:31

Haydi kalkıyor, Mal-ez-yaaa birki birkiii

Temmuz 8, 2008

Enis Batur beyefendi beni affetsin, onun kelimeleri bölme üslubu üzerime yapışmış bir kere, tam yerine de rast gelince ayırıveriyorum işte kelimeleri böyle kendi içinde.

Efendim malum memleketin 82. vilayeti belli oldu “Mal-ez-yaa”! Sivil Anayasa, ılımlı müslüman, başörtüsünden türban apartma falan derken şıırrakk diye oturdu gündeme Malayların vatanı.

Sebep?

Adamların yüzde 60’ı müslüman ve yakın zamanda “Kelantan” derler bir eyaletinde şeriat şart koşulmuş. Kendimizi en çok onlara benzetebildik işte. Model olarak onları alıverdik şıp diye. Bir korku, bir stres, bir panik havası ki sorma gitsin. Ama ne dedi Yazıcıoğlu amca?

“Biz kendimiz modeliz, onlar bizi model alsın!” He vallahi yalan mı? Halkının yüzde 90’ı müslüman bir memleket olarak, halkının sadece yüzde 60’ı müslüman olmuş ve kendi şer-i kurallarına göre yaşamaya başlamış teeee uzaklardaki bir muson ülkesine bakıp toplumsal histeri geçiren kaç “model” var ki, şu yeryüzünde?

Baksanıza ülkemin neredeyse tüm büyük gazeteleri 82. vilayetimizden izlenimlerini tefrika halinde vermeye başladı bile.

Benim bildiğim şimdilik Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet (evet yanlış okumadınız Cumhuriyet!) Pek neşeli, pek kapsamlı, hep renkli yazı dizileri bekliyor bizleri.

Milliyet’ten Ece Temelkuran Hanımefendi, memleketin geleceğinin temellerini kurmak üzere Mal-ez-yaa’da başını bile bağlamış! Kentaki fırayd çikınlardan imsakiye toplamış, mesai arkadaşları için.

Hürriyet’ten Ezgi Başaran ve Sebati Karakurt’un türbanlı Malay kızlarla boy boy resimleri bugün anasayfada, yarın başlayacak yazı dizisi için ağız sulandırmakta. Malayların Türkiye’ye ve AKP hükümetine bakışları da yer alacakmış tefrikalarında.

Cumhuriyet ise; sürmanşetten muştulamış yarın başlayacak Mahmut Görür izlenimlerini. “Eski İngiliz sömürgesi” demiş, Çinlileri, Hintlileri de belli ki şöyle bir dürtüklemiş.

Yiğidi öldür hakkını yeme, adamlar hakikaten son derece başarılı bir gazetecilik örneği sergiliyorlar. Öyle sadece köşelerinden oturup yazmıyorlar. Gidip, yerinde görüp, insanıyla konuşup, havasını teneffüs edip, tam da olması gerektiği gibi .

Türkiye’nin modeli diye gösterilen ülkeyi karış karış dolaşıp, Türk insanına anlatıyorlar. Belki de bu yazı dizileri sayesinde, toplumca ettiğimiz feveranın dozu ayarlanır. Aklımız biraz başımıza yaklaşır belki.

Ezcümle, açınız gazetenizi okuyunuz, anlayınız “Ilımlı İslam Modeli” ne imiş, Malezya bunun neresindeymiş, biz neresinde olmalıymışız.

24.09.2007 12:51:45

Gölgede 80 derece

Temmuz 8, 2008


12 Eylük 1980… Marşlar, sıkı yönetim, askerler, evlerinden don paça alınan babalar, analar ve gözüyaşlı sebil sübyanlar…

Uzun, geniş ve bol sancılı bir apolitize kampanyası. Dev’le başlayan yolların, gençlerin, solların cüceleştirilen kaderi…

Küvetlerde yakılan, bahçelerde gömülen, yırtılıp parça pinçik edilen tonlarca selülöz katliamı…

Bir milletin, daha yeni yeni akıllanan bir neslinin fütursuz bertaraf edilişi…

Açılan ve kapanması imkansız yaralar, ödenen dörtbaşı mamur –ne idüğü belirsiz- bedeller…

Şüphesiz, 80 ihtilalinin her handeki tezahürü ayrı bir hazin roman. Solcusunun feryadı bitmeyen bir ağıt, sağcısının terennümü ayri bir terane…

Şimdi sene 2007! Koskoca 27 sene geçmiş memleketimin ömründen. Geçmiş ya, ama yanından ama üzerinden işte. Peki, ne olmuş o devrin meşhur kahramanlarına?

Neredeyse hiç yahu! Bir başka milletin yakın tarihinde karşılaşsak “yuh artık, bu kadar da olmaz” diyeceğimiz bir dinazor bahçesi Türkiyem maaşallah.

Netekim’i sahil kasabasında cıbıl kızların silüetine fırça sallar, Çoban’ı daha dün gönülsiz çekti elini eteğini ceylan derisi koltuklardan. İkisi de “ha” desen ahkam keser hala. Üstelik, büyük de alkış alır ahkamları, memeleketimin şuursuz gençliğinden…

Ya solu sağa çeken kamyonun kaptan şoförlerine, bilmem ki ne demeli?

27 koca senedir kendine rota çizemeyen bir otobüs firmasından ne olur yahu? Hayır, bari lastik izlerine bak değil mi! Hep aynı yolu tepmekten kabaklaşmış tekerler ama nafile tabi. Şoförlerin mahali tapulu, mabadları semirmekten olmuş tır tamponu, kalkar mı ayol yerinden?!

Aslında bunca söz nafile. Asıl geriden şişlenen, 27 yıl önce 12 Eylül sabahı uyandığında anasının babasının kokusundan mahrum kalan gözü yaşlı sübyan.

O vakit yeni doğsa, şimdi yaş 27, toplumsal zeka olsa olsa en fazla 7! Hem toplum da neymiş ki? Yeni çıkan toplu bir piley siteyşın geymi mi ne?

İşte geçti 27 koca sene. Peki elde kalan ne? Apoletli bir dede ile her fırsatta postal sesine hasretini dillendiren bir büyük kabile. O kabilenin, gazetelerinde, televizyalarında çıkan bir kaç kifayetsiz kelime…

Yani elde avuçta asıl kalan, bir koca iflah olmaz umursamazlık, gerisi nafile. Netekim, maç var akşama fazla söz israfa girer, artık anlayana…

Son kelam:

Bu satırların sahibi de bizzat bu iflah olmaz umursamazlardan olduğundan millilerin Fatih Egolu ay pardon Hocalı muharebesini seyretme hevesi mazur görülür umarım.

13.09.2007 10:53:43

Koca çınar bugün 55 oldu

Temmuz 8, 2008

Şimdi ona sorsanız; “Yok artık daha neler, bir türlü öğrenemedi bu kız yaş hesabını yahu! 55 değil, 54 oldum bugün” der, adım gibi biliyorum. Zaten, küçükken çok yakındığım ama büyüdükçe nasıl da güzel olduğunu fark edip gizli gizli böbürlendiğim adımı da o koymuş. (Büküş Sultan, üzgünüm amaa 31 senedir süren “adını sen koydun-ben koydum” muhabbetinde, son zamanlarda sen de babamın üstünlüğünü kabul etmiş gibisin hani.)

Evet, bugün babamın yaş günü… Hiç büyümeyen 31 (yazıyla otuzbir) yaşındaki küçük(!) kızının büyük kahramınının doğum günü.

Babamın yaş günü bugün, bugün 54,5 yaşına bastı babam… Hatırlıyorum da, ondan ilk ayrıldığımda daha 14 yaşındaydım. Biz iyi bir eğitim alalım diye, ben daha 5 yaşındayken yine “mutlu çocuklar olsunlar, apartmanlara tıkılıp kalmasınlar, sokakta da oynayabilsinler, bisiklete binip çete de kurabilsinler, elmayı da dutu da dalından yiyebilsinler” diye gittiğimiz küçük kentten, bu sefer onsuz döndüğüm koca kent nasıl zor gelmişti bana. Ama o her dakika yanımda olamasa da en zor anlarımda hep yanımdaydı, kah telefonun ucunda, kah cüzdanımda taşıdığım fotoğrafıyla.

Ben büyüdükçe hırçınlıklarım da arttı, hayata isyan edişlerimde. Bazen hem ben, hem etrafımdakiler çok bocaladık ama o hep sağlam kaldı. Hiçbir şey için kesin kurallar, yasaklar koymadı bana. Sadece “kendine güveniyorsan, inanabiliyorsan hayatta her şeyi denemekte serbestsin ama sıkıştığında da bana gelmeyeceksin” dedi. Ama başım sıkıştığında herkesten önce yanımda o vardı. Benim ona gidecek yüzüm olmadığında, o bana koşa koşa geldi.

Benim babamın doğum günü bugün. Daha yazmayı yeni öğrendiğimde ilk işi elime bir kağıt kalem tutuşturup bana “Babamın kızı olarak söz veriyorum ki, 27 yaşına gelinceye kadar asla evlenmeyeceğim” diye yazdırıp, imzalatan. Ve yıllarca bu kağıdı cüzdanında taşıyan, “baba ben artık evleneceğim” dediğimde, ilk işi cüzdanını açıp kağıttaki tarihi kontrol ettikten sonra “Hımm evet sözünü tutmuşsun, ne yapalım yapacak bir şey kalmadı, tühh” diyen adamın doğum günü bugün.

Bugün babamın doğum günü…

Aramızdaki kilometrelere rağmen kokusu burnuma gelen babamın doğum günü bugün…

Nice mutlu yaşlara babacığım, seni çok seviyorum :o )

Hiç büyüyemeyen kızın, cancık’ın…

28.08.2007 09:19:23

Kim bu mojito içen İslamcı tanışlar?

Temmuz 8, 2008

Efendim memleketin radikal yayın organı Radikal’in en entelektül (dikkat tek “l” harfi ile) eki Radikal Cumartesi’nde geçen hafta gazetenin, başı örtülü, muhalif kadın yazarı Nihal Bengisu Karaca, islami kesimin şu meşhurrr haşemalı, haremlik-selamlıklı otellerinden birine girip yaptığı casusculuk izlenimlerini orta sayfadan vermişti.

Haber öyle tuhaf verilmişti ki, sanki müslüman olan kadın hiçbir surette, zinhar denize girmemeliydi. Yahu, “demokrasi” ile yönetildiğini iddia eden bir memlekette, en entelektüel (yine tek “l”) gazetelerden biri bile böyle bir ayrımcılık da mı yapacaktı? Üstelik buna alet olan hanımkızımızın bizzat kendisi de örtülü bir kimse mi olacaktı? Yüce rabbim daha neler görecektik şu fani ömrümüzde?!

Tam ben de kendi kendime “yahu bu nasıl perhiz, bu nasıl lahana turşusu” deyu deyu düşünürken, yine Radikal’in güzide yazarlarından Nur Çintay A. dün tercüman oluvermiş şu cümleleri ile hislerime;

“…

Bir doğum gününde yeni yaşı şerefine ‘O mojito denen şeyden’ içme hayalini gerçekleştirmesi için Bebek Otel’in barına gidildiğinde de dalga geçmeyi aklımızdan geçirmedik. Çok insani bir şey bu, üstelik sempatik de, sen de denemek istersin, kimden ne eksiğin var… Hem alt tarafı kul yapımı mojito, neyi kimden esirgeyeceksin…
Ama dehşet içinde görüyorum ki Allah’ın denizini, denizi çok seven ama inancı gereği başını da örten bir kadından esirgeyebilenler var: “Denize de girmeyiver!”

…”

Sahi yeri gelmişken, kim acaba bu mojito içen, arayış içerisindeki, İslami çevreden gelmiş tanışlar?

Ezcümle demek istemekteyim ki ahali;

Bizde bu lümpenlik, biz de bu hem nalına hem mıhınacılık oldukça korkarım o mojitolar ahirette burnumuzdan gelecek? Yani tamam sinirlenmekte belki hakkı var Nur Hanımın lakin, elalemin de bu yapılan şarlatanlıklardan sonra Nihal Hanımefendiyi sonuna kadar tiye almaya hakkı var yahu!

Demokrasi diyoruz bacım, özgürlük, fikir için, kalem için, kelam için huuu….

***

Merakı alevlenebilenler için; Nur Çintay A. ve Hinal Bengisu Karaca’nın mezvuya mihenk olan yazılarını aşağıda bulabilirsiniz…

Bir mütesettirin tatil güncesi - Nihal Bengisu Karaca

Tesettürlü bir kadının tatil güncesi üzerine – Nur Çintay A.

21.08.2007 14:36:48

Kayseri’nin pastırması değil lisesi meşhurdur

Temmuz 8, 2008

Pastırma da neymiş yahu? Memleketimizin güzide Orta Anadolu kenti Kayseri’nin asıl Lisesi meşhurmuş meğer.

“Tarihi Kayseri Lisesi”

Bu milletin başına iki adet Cumhur kondurmuş bir liseymiş, bu 114 yıllık ”Tarihi Kayseri Lisesi” efendim. Bu iki başefendi kimdir diye sorarsanız şöyle;

1945 yılında en yüksek not ortalamalarından biriyle okulundan mezun olan 1756 Turgut. Yani, merhum 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal.

Diğeriyse;

1968 yılında “vasat” bir ortalama ile okulundan mezun olan 2777 Abdullah. Yani, müstakbel 11. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül.

Efendim, ahval bu minval üzre olunca varın siz düşünün artık Kayseri Lisesi’nin yaşadığı büyüüükk, karşı konulamaz gururu. Yahu bu memleket sınırları içerisinde hangi özel okul, hangi “idadi” iki tane Cumhurbaşkanı çıkartmıştır ki?

Tabi ki gururlanacak, gerim gerim gerinecek Okul Müdürü Ömer Güven. Ne yani onun yerinde siz olsanız, memleketin en büyük iki “reformcusu”nun kendi okulundan mezun olduğunu öğrendiğinizde bütün gazetelere mezuniyet belgelerini, son sınıf notlarını ve hatta diploma resimlerini vermez miydiniz yoksa?

Bakalım neymiş “Vatandaşının işini bildiğini” her fırsatta gerine gerine dile getiren merhum Cumhurbaşkanımızın ders notları:

Edebiyat: 8
Sosyoloji: 10
Tarih: 10
Coğrafya: 10
Cebir: 10
Geometri: 10
Astronomi: 10
Tabiat Bilgisi: 10
Fizik: 10
Kimya: 10
Yabancı Dil: 10
Jimnastik: 10
Askerlik: 9

Peki, müstakbel “ılımlı” Cumhurbaşkanımızın ders notları nasılmış acep:

Edebiyat: 5
Matematik: 8
Kompozisyon: 6
Felsefe: 6
Tarih: 5
Coğrafya: 5
Astronomi: 5
Jeoloji: 5
Fizik: 5
Kimya 10
İngilizce: 5
Beden Eğitimi: 10
Resim: 7
Milli Güvenlik: 6

Eee ne diyelim, her ne kadar birisinin notları diğerinin notlarının yarısı kadar olsa da, ikisinin de “Kimya” notlarının 10 olması dikkatinizden kaçmamıştır sanırım. Malum ikisi de bu milletin kimyasını fevkalede değiştirmemiş midir yani?

Tabi canım, Cumhur olacak çocuk  lisedeki Kimya notundan belli olurmuş!

16.08.2007 12:27:39


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.